İçeriğe geç

1. (Geleneksel) İstanbul Turu

Elbette ilk defa yapılan bir şey “geleneksel” unvanını almaz. Parantez içi aslında biraz da temenni ifadesi. Yazı epey uzun olacak sanırım. Şimdiden derin bir nefes alın. 🙂 Neyse biz gelelim turumuza.

Tur, pazar günü sabah 06.30’da uyanarak başladı. Uzun zamandır bir pazar sabahı saat 06.30’da uyandığımı hatırlamıyorum. Hatta en son ne zaman o saatte uyandığımı hatırlamam çok zor. Yol arkadaşım Deyiş, hemen hemen her hafta bu turun benzerini İstanbul’da yaptığı için o sanırım daha alışık hatta onun için artık bu durum bir rutin. Bu tur aslında uzunluk kategorisinden bakarsak 13. Gökova Bisiklet Turu ve sonrasında İzmir’de yaptığımız Gediz Deltası Filamingo Turu’yla üçüncü yol arkadaşlığımız.

Bu saatler sanırım İstanbul’un en güzel saatleri. Çünkü otomobil az, insan az… Hava geceden kalma serinliğini hâlâ koruyor ve otomobillerden dolayı gün içinde oluşan hava kirliliği olmadığından hava temiz. Tura, Harem Arabalı Vapur İskelesi karşısından başlıyoruz. Tur başlangıcında ben yokuş inişlerinde ve dönüşlerinde biraz tedirginim. Deyiş zaman zaman arayı açıyor. Sanırım birkaç hafta önce geçirdiğim kazanın tedirginliği halen üstümde ve altımdaki bisiklet huyunu bilmediğim kiralık bir yol yarış bisikleti olduğundan daha yavaş iniyorum ve dönüyorum. İster istemez hem ben hem de Deyiş’in turun başında kötü bir durum yaşamasını istemiyorum. O zaten yolun ve kendi bisikletinin tecrübesine sahip olduğu için daha rahat hareket ediyor. Aslında daha yavaş gitmesi için yaptığım uyarı biraz gereksiz. Sanırım aslında kendime söylüyorum.

Anadolu Yakası’nda sahilde sürerek Beykoz’a varmak ilk hedef. Beykoz’dan feribot ile karşıya geçip Avrupa yakasında ikinci etabı yapmayı hedefliyoruz. Harem’den sonra Salacak sahilinden devam ediyoruz. Deyiş Üsküdar sahilindeki bisiklet yolunu bana göstermek, ne kadar elverişli bir yol olduğunu yaşamam ve yayaların davranışlarını yerinde tecrübe etmem için beni bisiklet yoluna yönlendiriyor. Gerçekten olmasa daha iyi bir yol. Geçtiğimiz günlerde İzmir’de 2. Kordon’daki, taksiciler tarafından işgal edilen bisiklet yolunun oradan kaldırılmasını istemem gibi bir ruh halindeyim bu yolu görünce. Araç yolundan almanın imkânı yok ve yayalar ile bisikletliler dar bir alana sıkıştırılmış. Zor şartlarda birkaç yüz metre sürüş gerçekleştiriyoruz. Birkaç fotoğraf çekiminden sonra bana bu kadarı yetiyor hemen motorlu araç yoluna çıkıyoruz.

Üsküdar Salacak, Kız Kulesi

Üsküdar sahil yolundan ilerlemeye devam ediyoruz. İlk mim koyduğumuz mekân Mihrimah Sultan Camii. Mimar Sinan’ın aşkı, İstanbul’da iki tane Mihrimah Sultan Cami olduğu, Sinan’ın kalfalık, çıraklık ve ustalık dönemi camileri üzerine kısa bir sohbete başlıyoruz bisiklet üstünde. Daha sonra Paşa Limanı’na geliyoruz solumuzda ise boğazın kıyısındaki Hacı Baba Parkı var. Sonrasında Paşa Limanı Parkı’na doğru ilerliyoruz. Sağımızda Fethi Paşa Korusu var.

Koru deyince biraz duralım. İstanbul her ne kadar çarpık kentleşmenin ve betonlaşmanın kurbanı olsa da ne iyi ki şehrin içinde birçok bu şekilde koru var. Deyiş ile “Ecdad biliyormuş işi.” diyoruz birbirimize ve Kuzguncuk’a doğru devam ediyoruz.

Sabahın erken saatleri olduğu için trafikten seyir şimdiye kadar gayet rahat ve otomobil sürücüleri saygılı. Şimdiye kadar bu anlamda izlenimlerim iyi. Rahatız. Zaten her ikimiz için de trafik yoğun olsa da otomobillerden korkma ya da onlardan çekinme duygusu yok. Bisikletimiz var ve yolda olmamız çok normal.

Kuzguncuk’a geldiğimizde sağımızdaki Kuzguncuk Camii ve Nakkaştepe Mezarlığı’nın yanından geçiyoruz. Biraz daha ilerleyince Beylerbeyi ve Beyler Beyi Sarayı.

Deyiş yol boyunca misafire önemli her yeri gösterme konusunda oldukça hünerli ve bilgilendirici. Ancak Beylerbeyi Sarayı’na gelince ben “Biliyorum.” cevabımı veriyorum. Çünkü en az 3-4 kez gezmişim. İlk “biliyorum”lara işte buradan başlıyoruz. Sonrakiler Avrupa Yakası’nda çünkü İstanbul’un Anadolu Yakası’nı neredeyse hiç bilmiyorum. Bu gezi Anadolu Yakası’nın sahilini adeta aklıma yazıyor. Sırasıyla öğreniyorum.

Boğaz Köprüsü altında, Anadolu Hisarı

Tabii Boğaz Köprüsü ayağına gelince klasik bir fotoğraf çekme ve köprüye şöyle bir alttan bakmak için duruyoruz. Ayrıca kısa bir su molası. Sanırım şimdiye kadar 5 km kadar yol geldik. İzmir’de bu mesafe Göztepe İskele’den Konak İskele arası kadar. Gördüğüm şeylerin yoğunluğu düşünülünce ve karşılaştırma yapınca oldukça çarpıcı bir sonuç çıkıyor.

Beylerbeyi’nden sonra Yalıboyu Caddesi. Biraz daha içeriden gidiyoruz çünkü yol ile aramızda birkaç blok restoranlar ve yalılar var. Çengelköy’e doğru pedal çevirmeye devam ediyoruz. Sonrasında bizi devasa bir yapı olan Kuleli Askeri Lisesi karşılıyor. Çok etkileyici. İnsanı ruhen ve bedenen küçülten şeyler bana hep etkili gelmiştir. Sonrasında Vaniköy ve Kandilli’ye doğru yolculuk devam ediyor. Kandilli’ye geldiğimizde bizi bir koru daha karşılıyor, Cemile Sultan Korusu. Devamında Küçüksu Deresi’ni geçip Anadolu Hisarı’na doğru uzanıyoruz. Dere üstünden geçerken aslında zamanında İstanbul’da pek çok dere olduğunu ve biraz fazla yağmur yağdığında o derelerin üzerine yapılan binaları nasıl doldurduğunu hatırlıyorum.

Kuleli Askeri Lisesi önü eski bir çeşme

Anadolu Hisarı’nı geçtikten sonra artık İkinci Köprü olan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne doğru sürmeye devam ediyoruz. Bir ara köprüyü yakından gördüğümüz bir noktada durduğumuzda Deyiş’e şu soruyu soruyorum, “İki köprüyü bir bakışta birbirinden nasıl ayırıyorsun?” Onun cevabı “Bulunduğum semte göre.” oluyor. “Peki bu hangi köprü?” diye sorduğumda ise “Boğaz Köprüsü yani I. Köprü.” diyor ve biraz aklı karışıyor. Ben diretiyorum “Hayır bu ikinci köprü.” Biraz duruyor emin olmaya çalışıyor ve sonra “Evet doğru.” diyor. Ben ise sorunun cevabını veriyorum, “Nerede olursan ol iki köprüyü birbirinden ayıran en belirgin özellik, Boğaz Köprüsü’nün kulelerinin bacaklarının olması Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nin ise olmamasıdır.” Önce anlamıyor ve ben de tarif ediyorum, “Kulenin yola kadar gelen kısmına bak. Devamı Boğaz Körüsü’nde bacak gibi deniz seviyesine kadar iner Fatih’te inmez.” Bir süre sessizlikten sonra anlaşıyor ve yola devam ediyoruz.

Yolumuza Kanlıca’ya doğru devam ediyoruz. Kanlıca’dan geçerken yoğurdundan bahsetmeden olmaz. Deyiş bana “Şekerli yoğurt sever misin?” diye soruyor. Ben de “Çok severim.” diyorum. Ancak Kanlıca’daki şekerli yoğurdun pudra şekeri ile yapıldığını öğrenince emin olamıyorum. Çünkü benim çocukluğumdaki şekerli yoğurt, toz şekerle ya da küp şekerle olandı. Belleğimdeki ile öneri tutmayınca emin olamıyorum. Mihrabat Korusu ve Kanlıca Mezarlığı’nı geçip Kanlıca’nın şekerli yoğurduna talebim oluşmayınca sürmeye devam ediyoruz…

Çubuklu’ya geldiğimizde Beykoz’dan Yeniköy’e geçmek için 08.30’da binmemiz gereken vapura yetişemeyeceğimize dair bir kanı oluştu Deyiş’te. Tabii ben mesafe konusunda bilgili olmadığım için onun kararlarına kendimi teslim etmiş durumdaydım. Bir umut belki sefer vardır diye kafamızı uzattığımız Çubuklu-İstinye Feribotu da hâlâ demirliydi. Sonra “Acaba daha hızlı gidebilir miyiz?” diyerek otobüse binme fikri oluştu. Ben İzmir’de bisiklet ile belediye otobüslerine binme konusunda yaşadığımız sıkıntıları bildiğim için bunun nasıl olacağı konusunda önce endişelendim fakat Deyiş “Bineriz ne olmuş ki?” deyince içimden “Hadi bakalım!” dedim. 🙂 Gerçekten durağa gelip gelen bir otobüsün şoförüne bisikletleri işaret ettiğimizde orta kapı açıldı ve biz iki bisikleti otobüse koyduk ve ben şaşkınım. 🙂 Fakat sonrasında otobüsün de bizi yetiştiremeyeceğini anladık ve en azından sürerek devam edelim ve “09.00 vapuru ile geçelim.” diyerek otobüsten iki durak sonra indik. Bir an önce karşıya geçme isteğimizin temelinde Gökçe’nin bizi Yeniköy’deki Sedona Consept Bisiklet Cafe’de bekliyor olmasıydı. O da kısıtlı zamanında az bir süre de olsa bizi görmek ve benimle tanışmak için bekliyordu. Vapuru kaçırmak Gökçe’yi 30 dk daha fazladan bekletmek demekti çünkü. Elden bir şey gelmeyince durumu akışına bırakıp Beykoz’daki iskeleye vardık. Vapura bindik ve Yeniköy’deyiz.

Yeniköy’e geçtiğimizde mola ve Gökçe ile buluşma durağımız Sedona Consept Bisiklet Cafe. Varıyoruz. Gökçe güler yüzü ile bizi karşılıyor ve bir masaya oturuyoruz. Başlıyoruz sohbete. İlk defa karşılaşmanın ve tanışmanın bir durgunluğu, çekingenliği yok. Bir süredir görüşmemiş gibiyiz sadece. Bazı insanlarla öyle olur. Tanıyor gibi hissedersiniz. Biz de öyleyiz sanki geçen hafta hep birlikte yine buradaydık gibi. Gökçe çok kalamadı sayılı zaman çabuk geçti ve onu uğurladık.

Sedona Konsept Cafe bisiklet park yeri

Burada Sedona Consept Bisiklet Cafe için bir paragraf açmak istiyorum. İlk defa geldiğim bir yer ve bu tip mekanlar yani bisiklet markalarına ait hem bisiklet ve aksesuar satış hem de cafe hizmeti veren yerler yavaş yavaş çoğalmaya başladı. Bisikletlilerin genelde hafta sonu turlarında uğradıkları, hafta içinde de ağırlıklı olarak cafe gibi hizmet veren bir yer burası. Ama öyle her kesimden bisikletlinin değil. Burası biraz daha hi-class (!) bisikletlilerin geldiği yer. Çünkü insanların birbirleri üzerindeki formalara, aksesuarlara dikkat ettikleri, giden gelenin bisikletinin incelendiği, Rapha, Santini ve Castellilerin havada uçuştuğu bir yer. Kendimi pek oraya ait gibi hissedemiyorum çünkü benim için bisiklet ve bisiklet başlığının altındaki değerler silsilesi buradaki birçok arkadaşın değerler silsilesi ile farklı. Bunu çok net görebiliyorum. Üzerimdeki forma örneğin önünde kocaman Rapha yazan formadan benim için daha değerli çünkü hikâyesi ve değeri var ama Rapha’nın ölçüldüğü değer ile bağlantılı değil. Zaten çok da oturmuyoruz ve bisikletlerimize atlayıp Tarihi Yarımada planlarına dalarak yolumuza devam ediyoruz.

Piet Mondriaan     Title: Composition with Large Red Plane, Yellow, Black, Gray and Blue 2006

Burada forma demişken biraz onun hikâyesini de anlatmak isterim. Formayı daha önce yurt dışından almış ve beden ölçüsü nedeniyle hiç giymemiş bisikletli bir arkadaşımdan aldım. Formayı ilk gördüğümde aslında bir forma değil bir Piet Mondrian kompozisyonu ile karşılaşmıştım. Çok sevdiğim, “De Stijl” akımının öncülerinden Hollandalı bir ressam olan Mondrian’ın sanki bir tablosuydu forma. Güzel sanatlar eğitimi almış ve dolayısı ile sanat tarihi eğitimi almış birisi olarak Hollanda, bisiklet, sanatın bir yerde toplanması gibiydi bu durum.

Yeniköy’den İstinye’ye doğru devam ediyoruz. Emirgan Korusu sağımızda. Çocukluğumda hayal meyal rengârenk lalelerin yanında yürüdüğüm koru. Yarı silik, yarı net bazısı çok canlı İstanbul çocukluğumun anıları… Sakıp Sabancı Müzesi’ni geçip Baltalimanı’na doğru ilerliyoruz. Deyiş ile bir yandan İstanbul Bienal’i sohbeti yapıyoruz.

Baltalimanı’ndaki Polis Lokali’nde durup bir çay ve tost molası verdik. Ben acıktım çünkü. Sonrasında fazla vakit kaybetmeden yavaş yavaş Fatih Sultan Mehmet Köprüsü altından geçip Rumeli Hisarı’na doğru yaklaşıyoruz. Sonrasında Bebek’ten geçip Arnavutköy sahilinden sürmeye devam ediyoruz. Arnavutköy taksi durağı çevresinde anılarım var. Yıllar önce babam o taksi durağında çalıştığı için bir dönem vakit geçirdiğim yerler. İnsan bir süre sonra eskiden vakit geçirdiği bir yerden geçer ya da uğrar ise ilk baktığı, nelerin değişip değişmediği oluyor. Arnavutköy’ün o anlamda çok da şansı yok hemen hemen her şey aynı gibi. Kuruçeşme’ye doğru ilerlerken bu sefer ters taraftan Boğaz Köprüsü’nü tekrar yakından görmeye başlıyoruz.

Boğaz Körüsü’nü geçtikten sonra Ortaköy Meydanı’na yöneliyoruz. Deyiş iyi kareler yakalayabileceğini düşündüğü yerleri asla atlamıyor. O anlamda kendimi teslim etmiş durumdayım. Fotoğrafçısının her sözünü dinleyen fotomodel gibi. “Şöyle dur.” duruyorum, “Gözlükleri çıkar.” çıkarıyorum, “Şu tafara bak.” bakıyorum. 🙂 Tabi arkamda Ortaköy Camii diye bilinen asıl adıyla Büyükmecidiye Camii’nin olduğu ve içinde Boğaz Köprüsü’nün de olduğu manzara bilirsiniz dış dünya için İstanbul demek. İstanbul’a gelen yabancı TV kanalları da arkasına bu iki yapıyı almadan yayın yapamazlar. Ben de geçmişin ve şimdinin ve iki kıtanın sembolü olan bu yapıları arkama alıyorum.

Büyükmecidiye Camii ve Boğaz Köprüsü

Ortaköy Meydanı tabii fotoğraf çekmek için handikapları olan bir yer. Çünkü hem turistik bir alan hem de çok kalabalık. Deyiş temiz bir kare yakalama konusunda hassas ancak selfie yapanından tut, canlı yayın yapanına kadar herkes haklı olarak orada. Neyse ki daha fazla gerilmeden güzel kareler yakalanıyor ve meydandan ayrılıyoruz. Yönümüz Beşiktaş ve Dolmabahçe’den Beşiktaş Stadı’na doğru ilerliyoruz.

Bu noktalar tabi hem vakit öğlen olduğundan hem de Avrupa yakasının daha merkezi kısımları olduğundan trafik daha yoğun ama bir zorluk çekmiyoruz.

Geldik Beşiktaş Stadı’na. Deyiş iyi bir Beşiktaş taraftarı ve benim de merhum dedemin aşkı Beşiktaş. Hem onun hem de Deyiş’in hatrına stat önünde pozlara devam. 🙂

Beşiktaş İnönü Stadyumu

Pedallarımız Fındıklı’ya doğru dönmeye devam ediyor. Fındıklı İstanbul’da oturduğumuz yıllarda annemin çalıştığı SSK binasının olduğu yer. Eskileri, anıları ve çocukluğumu konuşuyoruz bir yandan Deyiş ile. Artık sonrasında Karaköy’e doğru sürerken aslında Tarihi Yarımada’ya çıkmaya biraz daha yaklaştığımız zamanlara geliyoruz. Fakat sabah kahvaltısı, Baltalimanı’ndaki tost ve Yeniköy’de içtiğimiz kahveden sonra ben yine acıktım. Nedense bu turda normalde olduğundan daha fazla yedim ve içtim. 🙂 Karaköy’e gelmişken deniz ürünü bir şey yemek gerekir tabii ki ve ben tercihimi İzmir’de bir türlü bulamadığım ve hasretini çektiğim midye tavadan yana kullandım. Galata Köprüsü altındaki esnafın karaktersizliğine saydırıp durduğum noktada bir yere oturup midye tava söyledik. Saydırmamın sebebi oradaki bir esnafa midye tava sorduğumuzda “Buralarda bulamazsınız ancak Taksim’de bulursunuz.” demesiydi. Aklı sıra “Ha iyi o zaman ne yapalım burada oturup balık ekmek yiyelim.” dememizi bekliyor. Bana göre ahlaksızlık ve ağzıma ne geldiyse söylüyorum. Çünkü 30 m ilerisindeki esnafın ya ne sattığından haberi yok ya da o kazanmasın ben kazanayım derdinde! Ben hiç kazanamaması üzerine yukarı temenniler ilettim o kadar sinirlendim bu ahlaksızca davranış sebebi ile.

Yemeğimizi bitirdikten sonra ilk hedef Sultanahmet Meydanı ve birlikte tramvay hattından yavaş yavaş tırmanmaya başladık. Deyiş’in 13. Gökova’dan sonra performansının biraz düştüğü üzerine konuştuk. Biraz üzüldü ama hak verdi. Yoksa o bu rampada yavaşlamaz ve rahatça çıkardı. Ama yeniden yerine koyacaktır. Çünkü 12. Gökova Turu’nda henüz tanışmadığımız zamanlarda bu ufacık kadının o rampaları nasıl öyle ıkınmadan zorlanmadan çıktığına hayret ettiğimi hatırlıyorum. Ne kadar bassam da yokuş aşağı hızla insem de kaplumbağa tavşan hikayesindeki gibi eninde sonunda yanımdan geçen Deyiş’i görüyordum. İstikrar ve azim. Ben de Tarihi Yarımada’ya çıkarken hızımı düşürüp ona biraz ayak uydurdum.

Sultanahmet Meydanı her zamanki gibi kalabalık. Yayaların arasından yol almaya çalışıyoruz. İlk durağımız Topkapı Sarayı’nın girişine yakın 3. Ahmet Çeşmesi ve Ayasofya Camii’nin arasında bir yerler. Belli ki fotoğraf çekmek için iyi bir yer olduğunu düşünüyor Deyiş.

3.Ahmet Çeşmesi
Ayasofya Camii

Meydan’dan yönümüzü Caferağa Medresesi’ne çeviriyoruz. Belli ki bir dinlenme ve çay kahve molasına ihtiyacımız var. Belki biraz da kalabalıktan kaçış ve sıcağın da bastırması ile gölgede bir yer arama ihtiyacı. Tabii bisiklet üstünde sohbet de kısıtlı oluyor yüz yüze gelmek ve turun şimdiye kadar olan kısmını da bir kritik etmek lazım. Deyiş’in kafasında mutlaka bir plan var ancak ben bundan haberdar değilim. O sebeple sorular sorarak sanırım hem kendisinin bana yaşatmak istediği ile benim yaşamak istediklerimi harmanlıyor. Farkındayım. 🙂

Caferağa Medresesi’ne doğru giderken Ayasofya’nın Helen motifli duvarı, fotoğraf için biçilmiş kaftan. Bu motifin halen kullanılması acayip bir durum. Kaç bin yıllık acaba? Daha acayip kısmı bu motifi muhafazakar inşaat firmaları da kullanıyor. Haberleri var mı acaba? 🙂

Ayasofya Camii duvarı

Caferağa Medresi’ne giderken önce yolu şaşırıyoruz. Sonra geçtiğimizi fark edip geri dönüyoruz. Tarihi Yarımada’nın yolları genelde taş döşeli olduğundan ben ince tekerleklerden dolayı biraz daha temkinliyim. Dönüşler, manevralar biraz daha temkinli. Gerçi yanımda bir iç lastik ve bir pompa var. Her duruma hazırız. Medrese’ye geldiğimizde biraz rahatlıyoruz. Girişte bizi Koca Sinan’ın büstü karşılıyor. Çıkışta ufak bir “Heykele Giriş” dersi olacak belli oluyor. 🙂 Oturduğumuz sırada bir Japon turist kafilesi geliyor ve oradaki bir ebru atölyesinde turistlere bir “Ebru Show” yapıldığını topluca çıkan “oooooo” seslerinden anlıyoruz. Bizde turizm böyle işte. Derinliği olan geleneksel bir sanat akrobasi ve sihir gibi sunulur, yarım saatlik sürede tüketir gidersin. Acaba bir hat atölyesine gidip iki çizgi falan attırıyorlar mıdır? Benim geleneksel samuray kıyafeti giyip elime kılıç almam gibi bir şey aslında. O ne kadar “oooo” ise bu da o kadar kayda değer bir durum. Deyiş’in yazdığı tur yazısında ”Atölyelerden birinde turistlerin ebru sanatına verdikleri tepki, bizimkilerin onu “pazarlama” şekli üzerine; ülkelerin tarihine, sanatına verdikleri değerle ilgili memleketi kurtaran bir sohbet gerçekleştirdik. Hepimiz zaman zaman böyle küçük tatminler peşinde değil miyiz? “ dediği tatmin kısmı işte burada. 🙂

Bir şeyler içtikten sonra geliyoruz yine Koca Sinan büstünün başına. Başlıyor Heykel dersi. 😀

Osmanlı Dönemi’nde yaşamış kişilerin fiziki görünümleri konusunda, yaşadıkları çağın gereği bir veri elimizde olmadığı için tabii ki Mimar Sinan’ın büstü bir tahayyül ürünü. Ben biraz burun kıvırıyorum böyle işlere. Fiziki özelliklerini bildiğimiz bir kişinin büstünü yapmak daha zordur. Deyiş’e bu durumu anlatıyorum. “Heykelde benzetme” konusunu irdeliyoruz biraz. “İyi bir büst bir yüzün tıpkısının aynısını yapmak değildir. Bir insanın yüzünün kalıbını almak ile o insanın büstünü yapmak farklı şeylerdir. Kalıp, bir heykeltraş tarafından iyi kotarılmış bir büstün etkisine hiçbir zaman sahip olamaz.” diyerek kendi uzmanlık alanımda olmanın verdiği şımarıklıkla Mimar Sinan’ın büstünün önünde dersimizi tamamlıyoruz. Periyodik aralıklarla Deyiş’ten aldığım dil bigisi ve yazım kuralları derslerini düşününce bence yeterli diye düşünüyorum. 🙂

Yolumuzu Küçük Ayasofya’ya çeviriyoruz. Benim aklımdaki Sokullu Mehmet Paşa’nın annesi için yaptırdığı küçük kilise hikayesinin Küçük Ayasofya ile karıştığı ortaya çıkıyor. Kiliseden camiye çevrilen bu yapının girişte gerçek hikayesini okuyorum ve düzeltiyorum bilgilerimi. Deyiş, dışarıda bekliyor. Ben forma ve taytlı olduğum için girişteki ihramlardan giyip camiyi ziyaret ediyorum. Çıkışta objektiflere yakalanıyorum. 🙂

Küçük Ayasofya Camii’nden çıkarken
Bisikletlerimiz

Buradan sonra nereye gideceğimize dair konuşurken ben daha önce uğradığım bir “ünlüler kabristanı”ndan bahsediyorum Deyiş’e, o da adını koyuyor “2. Mahmut Türbesi” Türbe aynı zamanda bir hazire şeklindedir ve üç padişahın da sandukası buradadır. Sultan II. Mahmud, Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid. Daha başka bildiğimiz bazı yazar ve şairler, ” Fethi Ahmet Paşa, Müşir Ahmet Eyüp Paşa, Süreyya Paşa, Damat Hasan Hüsnü Paşa, Sadullah Paşa, Mehmet Tevfik Paşa, Sait Halim Paşa, Şevknihal Kadın, Revnak Kadın, Ferahnuma Kadın, Talha Ağa, Ahmet Raşit Zeynel Efendi; Hasan Fehmi Bey, Ahmet Samim; Muallim Naci, Ziya Gökalp”

Deyiş’in bisikleti

“Bahçenin pek bilinmeyen sakinlerinden biri de Şeyh Bedreddin’dir. Asıl türbesi Serez’de bulunan Şeyh Bedreddin’in kemikleri, 1924 yılında yapılan Mübadele’de, Yunanlıların ayakları altında kalmasın diye İstanbul’a getirilmiş, yıllarca Sultanahmet Camii’nin mahfeli altında saklandıktan sonra 1961 yılında çıkarılan bir Bakanlar Kurulu kararıyla II. Mahmud Türbesi bahçesine gömülmüştü.” Kaynak: İstanbul’da bir ünlüler mezarlığı

2. Mahmut Türbesi çıkışı

Yönümüzü Süleymaniye Camii’ne çeviriyoruz. Deyiş’in sevdiği bir yer. İçeriye girmeden önce etrafında tam bir tur atıyoruz. Sonraki planımız hazireyi de gezmek yani Sultan Süleyman’ın türbesi ve yakınlarının mezarlarının olduğu alan. Hazireye girdiğimizde yanımızdan geçen bir kadın bize bakıp “Aferin, helal olsun vallahi size.” dedi gülümseyerek.

Süleymaniye Camii çeşmeleri
Süleymaniye Camii haziresi arka kapısı

Oradan ayrılıp camii karşısındaki kuru fasulyecilerdeki fasulyenin tadına bakma niyetinde olduğumu söylüyorum Deyiş’e. Çok aç değilim o sebeple az kuru söylüyorum. Sadece meraktan ve merakımın aslında yersiz olduğunu anlıyorum. İzmir’de Toros Meydanı’ndaki “Fasulye Tanesi”ndeki fasulyenin yerini tutamaz hatta yanına bile yaklaşamaz. İstanbul’da buradaki fasulyenin adı kalmış sadece kendisi yok olmuş onu anlıyorum. Tabii zevk meselesi diyeceğim de pek de öle değil. Yolumuzu başka lezzetlere çevirmeye karar veriyoruz, yemeğin üstüne bir tatlı olur niyetiyle. Tabii tatlı konusunda sıfır hevesli ve canı tatlı çekmeyen birisi olarak Deyiş’in iyi kuru fasulye tarifi konusundaki isteksizliğine benzer bir durum, Hafız Mustafa’ya geldiğimizde bende oluştu. Tercihimi sütlü tatlılardan yana kullanmaya karar verdim. Sütlaç mı? Keşkül mü? Sütlaçtan yana tercihimi kullanınca Deyiş, bana her ikisini de tatma imkanı vermek için keşkül söyledi. Biliyorum. 🙂 Misafirperverlik böyle bir şey a dostlar! 🙂

Hafız Mustafa önünde bisikletlerimiz ve kadının bisikletlere bakışı…

Artık turun sonuna yaklaştık. Çünkü bundan sonra hedefimiz Sirkeci’den arabalı vapura binip karşıya Harem’e geçip başladığımız noktada turu sonlandırmak.

Turun Relive videosunu da buraya bırakıyorum.

Bu benim İstanbul’da ilk bisiklete binişim değil. Şayet ilki 3,5 yaşında, 3 tekerlekli bir bisiklet ile Mecidiyeköy’de yaptığım yaklaşık 1 km’lik bir tur. Belki bir gün bir yazıda denk gelirsiniz o hikâyeye. Ancak bu uzunlukta ve bilinçte yaptığım ilk turdu. Tabii bu türden turları daha da derinleştirmek istiyoruz. Sevgili Aydan Çelik’in yazdığı ve Deyiş ile benim de imzalı birer baskısına sahip olduğumuz “İstanbul Bisiklet Rehberi” ile bir ya da birkaç tur neden olmasın? Kitapta Kanal İstanbul Projesi’nin geçtiği güzergah üzerindeki rotayı özellikle yapmak istiyorum. Proje gerçekleşirse neleri yitireceğimizi çok açık ortaya koyan bir rota. Bir şeyi korumak için sevmek, sevmek için tanımak lazım. Aydan ağabey kitapta hem rota üzerindeki önemli yerleri anlatıyor hem de rotaların Strava kayıtları kare kod ile kitapta harita ile mevcut. İstanbul’da bisiklet kullanan hatta İstanbul’a yolu düşen bisikletlilerin bence sahip olması gereken bir kitap.
Kitabı edinmek isteyenler şu linkten edinebilirler. https://www.dr.com.tr/Kitap/Istanbul-Bisiklet-Rehberi/Arastirma-Tarih/Istanbul-Kitaplari/urunno=0001728356001

İstanbul Bisiklet Rehberi “Sana Dün Bir Seleden Baktım Aziz İstanbul” (Aydan Çelik)

“Geleneksel” ifadesini henüz hak etmemiş ama etmesini umduğumuz diğer İstanbul ve İzmir turlarında görüşme üzere.

Yazıyı paylaşmak ve bloğumu takip etmek için...
error
Tarih:BisikletBisiklet TurizmiBisiklet TurlarıBisikletli UlaşımKentUlaşım

Bu yazı yorumlara kapalı.

Email ile takip edin
Facebook
Twitter
LinkedIn